7 Nisan 2012 Cumartesi

Onlar Özel Çoçuklar





Asla Neden Ben ? Demeyin!



İnanamayacaksın önce bu ben miyim diyeceksin? Her aynaya gidişinde bakacaksın gözlerine, içindeki nefreti görünce korkacaksın. Birdenbire soracaksın kendine neyim ben? Nasıl bu hale geldim? Diye ağlayacaksın hıçkıra hıçkıra. Sonra kabul edeceksin yalnızlığını. Neden ben? Niçin? Diye soramayacaksın. Kahrolacaksın günden güne, hep solacaksın. Bütün bu olanlardan kendini sorumlu tutacaksın; ama sen değilsin bu döngünün kahrolası sorumlusu...
Meşhur Wimbledon'un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS' den ölüm döşeğindeydi. Hayranlarından biri sordu. "Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?"
−Arthur Ashe cevap verdi: Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tuttuğum zaman Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'Neden ben?' derim? Mutluluk insanı hoş yapar. Başarı ışıl ışıl, zorluklar güçlü. Hüzün insanı insan yapar, yenilgi ise mütevazı. Tarihin mübarek hatunlarından Rabiatül Adeviye bir gün başı ağrıyınca bir tülbendi başına sarıvermişti. Sarıvermesi ile çıkarıp atması bir olmuş. Kendi kendine” Ey utanmaz nefsim. Rabbim yıllar boyu sağlık, afiyet verdi. Bir günden bir güne bu sağlığını belirtecek bir zünnarı başına sarmamışken, bir defacık başın ağrıyınca başına bu zünnarı bağlayıp, dünya âleme ilan etmeye hayâ etmiyor musun” diye nefsine öfkelenivermiş. Başınıza gelen sıkıntı ve musibetlerde dahi ALLAH’A asla 'Neden ben?' diye sormayın. Şekva etmeyin. Sabrederek ve size verdiği nimetlere teşekkür ederek karşılayın. Ne olacaksa olur zaten.
…………………………………………………………………………………….…………….
 Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı: "Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et." Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı. Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti. Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı: "Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım."
"Bu Yükü Niye Taşıyorum?" demeyin.
…………………………………………………………………………………………………..
Adam, eğreti bir şekilde uzandığı yatağın öbür tarafında, yerinde duramaz, bir uçtan bir uca dolaşan, ince küçük bedenin kendisine değmemesine dikkat ediyor. Oysa ona sıkıca sarılmak istiyor. Elini yavaşça uzatıp, yanağına dokunduruyor ve birden çekiyor, kısacık terlemiş siyah saçlarının kokusunu soluyor: “Tanrım, yardım et bana!” diyor Adam. “Neden ben? Seni seviyor, sana güveniyordum. Neden ben? Acı çekeceğimi düşünmedin m hiç? Yaptıklarını anlamlandırıp, senden köşe bucak kaçacağımı, gelişip büyüdükçe daha çok acı çekeceğimi; bundan sonra bana sevgiyle yanaşanlardan bile nefret edeceğimi, kimselere dokunamayacağımı düşünmedin mi? Neden ben?” Günlerce güneşli yolları arayıp duracağımı, sonra yine aynı karanlık bilinmezde şaşkın feryatlar atacağımı. Çöktüğü yerden doğrulup, aynadaki soluk benzinde onun yüzünü görüyor adam. İşte buradasın, kaçabilecek misin? Bu gece hesaplaşma zamanı. Annem beni sizin yanınıza bırakıp gittiğinde, artık tek başıma kaldığımı, hiç kimsenin beni sevmediğini, onların ayrılma sebebinin ben olduğumu düşünmüştüm. Geceleri, gizlice ağladığımı hissedince, yanına alıp sıkıca sarılırdın bana. Unuturdum o zaman korkularımı. Okuldan çıkışta beni alıp, parka götürür, oyunlar oynardık. Sorularımı kızmadan yanıtlardın. Bir seferinde: “Her gün biraz daha kirlenen bu dünyada temiz kalmana izin verecekler mi? diye mırıldandıktan sonra: “Sen karanlığımın aydınlık çığlığısın! demiştin. Bazen PeterPan’ın maceralarını okuyup beni hayaller ülkesinde gezdirirdin. Kısa bir süre de olsa unutturmuştun bana annesizliğimi, babasızlığımı. Yalancı! Aynayla iç içe geçmiş yüzünün gel gitleri karşısında Adam, bir an üşüyüp titredi. Biliyor musun, gerçeğin yüzünü kapatmasını bildin, bak ben hala çıkarıp atamıyorum, yanaşamıyorum.
Hiddetle yumruğunu savurduğu ayna, çatlamıyor. Soluk beniz hala orada. O günü hiç unutmadım. Evde kimse yoktu. Senin odanda oyunlar oynadık. Benimle şakalaştın, güreştin. Oyunlarda çoğu zaman yaptığın gibi beni kazandırdın. Gözlerin, Yedi yaşımın kurduğun tuzaklara kördü. Baba neden korumadın beni. Ya anne sen nerelerdeydin? Bağırdım sesimi duyuramadım. Neredeydiniz? Geldiğinizde neden gözlerimi sarmış gölgeyi göremediniz. Yaşam, çok mu ağırdı? Ağırlık sizin duygularınızı ezip yok mu etmişti? Beni unutturmuş muydu birbirinizle olan savaşınız? Bakın ben buradayım? Sarılıp acılarıma ortak olun. Büyüdüm, hala sizi bekliyorum. Beni yok saymayın. Birlikte olamazsanız da beni korumak için katlanmalıydınız! Ben sözüm ona aşkınızın ürünüydüm. Peki, aşkınıza olsun saygı duyamaz mıydınız? Yere oturup, iki eliyle karnına çektiği dizlerine başını koyuyor. Donmuş gözyaşları çözülüp o güne gidiyor. İstenmeyen bir çocuk olarak bir kenara bırakılmıştım. Ya sen? Kendi yaşıtlarınla neden arkadaşlık yapmadın? Oysa daha on yedi yaşındaydın. Sen de mi kimsesizdin? Senin de mi saçların okşanmamıştı? Sen de mi büyük harfli sesleri duymamak için kapı arkalarına sığınmıştın? Sen de mi benim gibi bilmiyordun, kapı arkalarının ses geçireceğini? Sesin üşüteceğini...
Anne Sen Neden Bir Hafta Deyip Bir Ay Sonra Geldin…
…………………………………………………………………………………………………..
 Hayat çok tuhaf. Türlü türlü sıkıntılarla doludur. Herkesin bir ya da iki ya da çok daha fazla derdi vardır eminim. Boğuşur dururuz. Mücadele ederiz. Hayat bunu gerektirir çünkü. Yaşamak budur. Yıkıldığımız zamanlarda olur muhakkak. Savaşmayı bırakıp bir kenara çekiliveririz. Uzaktan bakarız hayatımıza. Nedir? Değer mi? Nereye kadar? Ne uğruna? Bir sürü soru kafamızda kemirir sabrımızı. Kimilerimiz bunu bir dinlenme ve sorumluluğunu daha büyük bir aşkla kucaklamak için verilmiş bir mola gibi kabul edip döner yeniden meşguliyetine. Ama kimileri bu kadar çabuk toparlanamaz. Ve başlar sormaya: Neden ben? Neden ben? Alır başını gider bazısı nereye gittiğini bilmeden. Bazısı da…
…………………………………………………………………………………………………..
 Adını bilmiyorum... Soyadını da... Yaşını, cinsiyetini, konuştuğun dili ve daha birçok şeyi de... Ama bunları bilmemem, sana bir şeyler anlatamayacağım anlamına gelmiyor. Türkiye'deki birçok basın kuruluşunun ve muhabirin ısrarla inandığı bir düşünce var: "Trajedi her zaman daha fazla okunur!" Sadece benimle ilgili çıkan haberlerde değil, engellilerin birçoğu ile ilgili çıkan haberlerde aynı mantık güdülüyor. Türkiye'deki engelliler aldıkları eğitime, kültür seviyesine göre değil, sağlık sorunlarının ciddiyetine, farklılığına göre "sınıflandırılıyor" ve buna göre değerlendiriliyor. Yazılan haberlerin birçoğunda, bazen kasıtlı, bazen iyi niyet duygusuyla olaylar dramatize ediliyor. Ve "yine" çoğu zaman bu dramatize etme çabası sınırını aşarak "trajedileştirme" noktasına varıyor. Sonra ne mi oluyor? Tek kelimeyle ortaya bir rezalet çıkıyor. Türkiye'nin köklü basın kuruluşlarından biri olarak bilinen bir gazetede, "aşk" yüzünden "bir gecede" kör ve sağır olduğum yazılıyor. Bahsettiğim bu trajedileştirme çabasının tek kurbanı olmadığımı da bilmelisiniz. Bir engellinin kişisel başarısının arkasında -diğer insanlar gibi- ailesinin, dostlarının katkısı vardır. Bu, dünyanın her yerinde geçerli olan bir gerçektir. Ancak engellilere "hak ettiği" gibi davranılan ülkelerde, o kişinin bireysel başarısı haberlerde ön plana çıkarılır. Tıpkı sağlık sorunu yaşamayan insanların haberlerinde olduğu gibi. Ülkemizdeki düşünce ise, "Engelli kişi yetersiz ve yardıma muhtaçtır," anlayışı yaygındır. Günlük yaşamın bir parçası haline gelen internet nedeniyle olaylar biraz daha karışıyor. Bir muhabirin trajedileştirdiği haber, X sitesi tarafından alınıyor, ekleme ve çıkarma yapıldıktan sonra tekrar yayına veriliyor. Yayına verilen bu haberde başkaları tarafından çarpıtılıyor. Sonuçta iş çığırından çıkıyor.
Ve Yine Kendimize Neden Ben Diye Sormaktan Kendimizi Alıkoyamıyoruz…
Uygun eğitim ile gelişemeyecek birey yoktur.


Okunması Gereken Bir Yazı..



Programlar yaptım senin için kendimce.
El yıkama, oyun oynama, yürüme, konuşma diye.
Onlarca kitap okudum, araştırdım, sordum kendime.
Neden yapamıyor, niçin konuşmuyor?
Nasıl yaşayacak?
Niye böyle, niye, niye?
Tamamen kendime odaklıydım.
En çok, en çabuk, en kolay, nasıl öğretebilirim?
Senin için seçtiğim, belirlediğim hedefleri.
Kesinlikle iyi niyetli olduğumu biliyorum.
Bütün çabam senin için!
Senin için!
Senin için!
Evet.
İki sözcükten ibaret.
TÜM EKSİKLİĞİM.
GERÇEKTEN Mİ SENİN İÇİN?
GERÇEKTEN KİMİN İÇİN?
Döndüm,tersine düşünmeye başladım.
Senin için mi çabadım?
Evet,belki,hayır.
Evet, senin için sandım.
Belki, senin için diye düşünmüşümdür.
Hayır, benim içinmiş hepsi.
Kendimi iyi hissetmek için.
İyi öğrettim, iyi öğretmenim, dedim.
Kendimi iyi hissettim.
Programı ben seçtim ya da seçilen programa dikkat ettim.
Yöntemi ben belirledim.
Eğitim alanlarını, araçlarını.
Pekiştireçleri getirttim. 
Zamanı  BEN belirledim.
Ya da "belirli zaman"diye direttim.
ÖZÜR DİLERİM!
HERŞEY İÇİN.
Her bişey için.
"Neyi öğrenmek istiyorsun"?
Anlatırsam anlar mısın?
 "Yeter mi bu kadarı sana"?
 Diye sormadığım için.
 "Evinde kendi odanda mı çalışmak istersin,
 Okulda herhangi bir sınıf mı seçersin"?
 Neyle öğrenmek istersin*
 “Topla mı,boncukla mı,?
 Resim,ses,ışıkla mı?
 Kalem silgi,kâğıt mı pekiştirecin olsun
 Elma,armut,şeker mi?"
 Ya da,ya da,
 Sessiz bir ortamda dinlenmek mi?"
 Diye sormadığım için,
 Hiç tercih hakkı vermediğim için.
 Sormalıydım sana.
 "Saat kaçta kalkmak istersin yatağından?
 Sekiz,dokuz,onda,
 Belki de öğlen sonunda.
 Kahvaltını hazırlamak isterdin belki,
 Domates,salatalık,omletten ibaret.
 Ya da peynir,reçel,yumurta,bir de yağ ilave et.
 Bardakta çay,kupada süt,pipetle meyve suyu.
 Belki çatal kullanmak isterdin.
 Ya da bandırarak elle yerdin.
 Sonuçta"SEN" isterdin.
 ben öğretirdim.
 Önce sana sormalıydık biz.
"Neye ihtiyacın var?"diye.
Neden öğrenmelisin konuşmayı,okumayı,yazmayı.
Hayatı tırnaklarınla kazmayı.
"AFEDERSİN BİTANEM!"
 "ben senin için yapacağım "derken
"SEN ister misin?"demeden.
Plan yaparken.
SENİ solladığım için,
Duvara tosladığım için.
"beni affet SEN"
Çok bencilim ben"
annen!
Engellileri Anlamak için tekerlekli sandalyeye ile şehirde dolaşmaya çalışan bir engelli yakınını konu alan kısa film.Şevval Sam rol alıyor.




Ben Buradayım Tut ellerimi..


ONLARI SADECE SEVİN..!

Bir Profesör, sosyoloji verdiği öğrencilerini, Baltimore şehrinin kenar mahallelerine göndermiş ve o bölgede yaşayan 200 erkek çocuğun durumlarını araştırıp her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirmede bulunmalarını istemiş. Öğrencilerinin hemen hepsi, detaylı araştırmalardan sonra bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişler. Bundan tam ...yirmi beş yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü bu çalışmayı bulur ve öğrencilerinden bu projeyi tamamlamalarını ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmalarını ister. Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışında 180 çocuktan 176’sının muazzam bir başarı gösterip, avukat, doktor, mühendis ya da işadamı olduklarını ortaya çıkarırlar. Profesör bu sonuçtan çok etkilenir. Konuyu bizzat takip etmeye karar verir. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi aynı bölgede yaşadıkları için, her biriyle buluşup teker teker görüşmeye başlar.“O şartlarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna bu insanların verdikleri cevap hep aynıdır: “Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı. Onun sayesinde…”Profesör, bu öğretmeni çok merak eder. Hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmeni bulması çok fazla zamanını almadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran yaşlı bir kadın buldu.Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahallelerinden kurtarıp, başarılı birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi:

“Çok basit” dedi, “Ben o çocukları sadece sevdim. Hem de çok sevdim.”